Ve Umut ve Son
Yine önümde sefaret. Tren alabildiğine hızlı. Gecenin karanlığını delmek istercesine. Gece de yiğit. Tüm kozlarını oynuyor. Alacakaranlık… Kaçıyorum. Kozadan çıkan kelebek. Bir varolma savaşı. Bu şehir ne de baş ağrıtırmış. Şehir. Bir şair edasında, ‘alıp başımı gidiyorum.’
Hayır. Senin için son defa kalemi elime almıyorum. Zaten bu zırvalıkları düşünmek de istemiyorum. Ya ilk. Ya son. Bunu kim anlayabilir ki, senden başka. Yaşıyorum, yaşamıyorum. Bunu kim hissedebilir ki benden başka. Seviyorum, sevmiyorum. Bunu kim bilebilir ki Hak’tan başka. O kutlu kelimeyi yazıyorum. Teslimiyetin ibaresini: Allahu âlem.
“Boğaz’a karşı bekliyorum; Ey vuslat, bit artık!” Bu şehir ne kadar güzel görünüyor Fethi Paşa’dan. Gönlün fethediyor bir yudumda. Ayaklarının altına serilen düşler gibi. Elimi çenemin altına yerleştirip düş’üyorum. Manzara gözlerimi çekiyor. Hattat adını ne de güzel işliyor, gönlüme: kıvrık bir çizginin üstüne bir nokta konduruveriyor. Ağaçları kaleme, denizleri mürekkebe çeviriyor. Ve ince bir dokunuş. Gönül, yanıyor.
Kime ne ki, kimim ben. Âdem’in oğulları bir tuhaf! Ah şu merak tayfası! Yanılıyorsun. Bunlar basit yazar döküntüleri değil. Mahpus değilim dört duvar arasında. Sigaram tütmüyor. Ve hasret’ten bahsetmiyorum. Evet, elim koluma bağlı ve yalnızım. Kafam da duman altı. Ne yapsam fayda etmiyor. Seni beklerken, vuslata da yenik düşüyorum.
Bu şehirden de bunalıyorum. Zaten havasını da suyunu da sevmiyorum. Yine ‘alıp başımı gidiyorum.’ İşte şehir! Biraz insan ve huzur. Huzur demek, seyir demek. Huzur demek, rüzgâr demek. Huzur demek, hışırtı. Az sonra bozuyor birkaç ses ‘hışırtı’yı. Kulak veriyorum. Bir daha geri almamak üzere. Rabbim ne insanlar var. Hışırtının, rüzgârın içinde olup da Sen’den haberi olmayan. Şükrediyorum. Rabb’e binlerce şükür… Artık kaçamıyorum. Şehir gömüyor toprağına beni. Bir karga misali. Evet, bu hikâyedeki Habil ben oluyorum. Ey Âdem’in oğulları! Gör Kabil’in yaptıklarını.
Bırakma beni, ey dost! Tüm bunlar oluyorken. Bırakma Kabil’in ellerine. Bırakma.
İşte benim hikâyem bu. Duvarlar, dumanlar, vuslatlar… Benim içimde aşk var. Aşk; varlığın varlığa çıkışı. Benim varlığımda sevgi var. Sevgi; aşkın yansıması. Benim sevgimde umut var. Umut; …
Ve son.
Filed under: Hikâye | 0 Comments
Tarih, aynı zamanda yenik düşmüş eğilim ve düşüncelerin sessizliğe bürünmüşlüğünün de tarihidir. Friedrich Nietzsche
Türkiye’de modernleşme’ deyince aklımıza sadece Cumhuriyet dönemi inkılâplarının gelmesi metaforundan sıyrılabilirsek, modernleşmenin başlangıcını 16.yy.a kadar geriye çekebilmemiz mümkündür. Modernleşme sürecindeki Türkiye’ye merceklerimizi uzattığımızda ise, Osmanlı tarihi adına birçok anlaşmazlığın, siyasi ideolojilerin, kişisel eğilimlerin ve çıkar çatışmalarının mevcut olduğunu görürüz. Bu keşmekeşin içinde; geleneği yok sayıp yönlerini tamamen Batı’ya çevirenler veya Batı’nın bilimini alalım yeter diyenler olduğu gibi, kurtuluşu pan-İslamizm ‘de görenler de mevcuttur. Bu tartışmaların yalnızca 19. ve 20. yüzyıldan ibaret olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. Tartışmalar, Batı’nın tam olarak kendini oluşturmasından çok önce, 16. yüzyılda başlamıştır. Buna göre, tartışmaların yoğunlaştığı bir konu olan, Osmanlı gerilemesine yönelik bir tez, ‘Osmanlı Devleti, Avrupalı devletlerin etkisiyle gerilemeye başlamış ve yine Avrupalı devletlerin etkisiyle çökmüştür’ görüşü çelişkiye uğramaktadır.
Osmanlı tarihi araştırmalarında dikkat çekilen iki ana konu vardır. Bunlardan biri, devletin en parlak evresinin hangi döneme denk geldiğini bulma çabası; diğeri, ‘gerileme tarihi’nin ne zaman başladığı ve buna bağlantılı olarak bir ‘Osmanlı Dönemleştirmesi’ denemeleri.
Tarihçilerin ‘Zirvedeki’ Çıkmazı
‘Devletin en parlak dönemi’ söylemi, maalesef tarihçilerimizin genelinde bir siyasi derece olarak görülmüştür. Zaten bu ‘zirvedeki’ arayışına girenler, kendi alanlarının esiri olur ve o alana göre bir padişah seçimi yaparlar. Eğer tarihçi, Yılmaz Öztuna veya Joseph Hammer gibi askerî başarıları ön planda tutan bir tarihçiyse, zirveyi Muhteşem Süleyman devrinde görür. Eğer, I.Süleyman devrindeki askerî başarıları, babasının bıraktığı muazzam hazinede ve huzura ermiş bir Doğu’da görüyorsa, en parlak dönem Yavuz dönemidir. Örneğin, iktisat tarihçisi ve aynı zamanda bir Akdeniz uzmanı olan Fernand Braudel, bu görüşü savunanlardan biridir. Eğer tarihçi, İlber Ortaylı gibi Osmanlı tarihine hukuk alanından bakıyorsa da, zirvedeki adamı, 19. yüzyıla kadar uygulanabilen kanunları hazırlayan, hem Doğu’yu hem Batı’yı çok iyi bilen ve aynı zamanda yaptığı fetihlerle dünya iktisadına yepyeni bir ivme kazandıran Fatih Sultan Mehmed olarak görür. Buradan herhangi bir sonuç çıkarmak, pek akıl kârı değildir. Çünkü bunlar kişisel yaklaşımlardır ve tartışma konusu olarak pek de önem arz etmemektedir.
Gerileme Masalı
Devletin uzun zaman boyunca topraklarına toprak katmaması, ordu ve donanmanın eski gücünü yitirmiş olması, kadim kuralların değişim sürecine girmesi gibi sebeplerle 16. yüzyılda tek tük başlayan gerileme edebiyatı, 17. ve 18. yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. Kimlerden destek aldığı belli olmayan Koçibey ve Mustafa Âli gibi tarihçiler de, bu gerileme edebiyatına katkıda bulunarak, Osmanlı’ya gerileme yaftasını vurmaya çalışanların ekmeklerine yağ sürmüştür. Popülist çevrenin kullandığı bu isimler, vakanüvislikten ziyade tarihçilik yapmış, yani Nietzsche’nin de belirttiği gibi, eğilim ve düşüncelerine yenik düşmüşlerdir. Burada yanlış olan, onların bu hatalara düşmesi değil, tarihçilerin, bilhassa Cumhuriyet dönemi tarihçilerinin birçoğunun bu yazarların metinlerini resmi bir belgeymiş gibi farz etmeleridir.
Daha önce söylendiği gibi, 19. yüzyıla kadar Avrupa etkisi hiç gözükmemektedir. 18. yüzyıl gibi geç bir dönemde, Paris Hıristiyanlarının türbesi haline gelen bir rahip mezarına karşı krallığın ‘Kralın emriyle Tanrı’nın bu yerde mucize göstermesi yasaktır’ skolastikliğini koymuş bir Avrupa’nın zaten Osmanlı âlemini etkilemesi düşünülemez.
Tarih yazıcılığında gerileme iki kelime ile ifade edilebilir: tereddi ve inhitat. Eğer gerilemeden maksat ‘tereddi’ ise; Osmanlı Devleti ve toplumu ilerlemiş olduğu konumdan gerilemiş, kendi içinde bir bozulma yaşamıştır. O zaman bu görüşe göre, Avrupa’nın ilerleyip ilerlemediği Osmanlı’yı pek de ilgilendirmez. Eğer ki maksat ‘inhitat’ ise de; Osmanlı sistemi kendi içinde yoluna devam ediyordu ancak Avrupa tarafından geçildi. O zaman Osmanlı tereddisi yoktur. Sorun bizde değil, Avrupa’nın bizi geçmesindedir. (!)
Bu iki görüşe karşı bir de bunlara tamamen zıt bir görüş vardır ki, konumuzu bu görüş çerçevesinde değerlendireceğiz. Osmanlı’nın 19. yüzyıla kadar hiç gerilemediğini, hatta 18. yüzyılda iktisadî bir rahatlama ve bolluk dahi geçirdiğini söyleyen bu görüşle beraber asıl tartışmalar da başlamaktadır. 17. ve 18. yüzyıllardaki olayların gerileme olarak addedilmesi, genel itibariyle askerî başarısızlıklardan kaynaklanır. Menşeinde bir devletin yapısının yalnızca sınırdan ibaret olmadığını barındırmayan bu iddialar, tarihe yalnızca ’skor tarihçiliği’ penceresinden bakar. Aynı devirdeki ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri görmezden gelir. Bunun en güzel örneği, bu devirlerde yazılan ‘geriledik’ eserlerinin çoğunun, çağın en mükemmel eserleri olmasıdır. Aynı şekilde, coğrafi keşiflerin ardından yaşanan ekonomik bunalımın 17. ve 18. yüzyıllarda yapılan ekonomik düzenlemeler sayesinde aşıldığı aşikârdır.
16. yüzyılın son on yılında Avrupa’nın iktisadî ve askerî etkisi ile onu takip eden derin bunalımlar, Osmanlı İmparatorluğu’nu kökten değişime uğrattı ve tarihinde yepyeni bir çığır açtı. Bu, sanıldığının aksine, olumsuz değil olumlu bir gelişme idi. Çağın çözülemez problemlerine karşı had safhada bir direnişti bu. Devletin klasik kurumları çözüldü ve yeni şartlara uyarlandı. Bunun elbet farkında olan devletin muhteşem yönetici eliti, bu yapılan sürekli düzenlemelerle imparatorluğun hayatını 300 yıl daha uzatmıştır. Bir takım kimselerin ‘geriledik’ demesi de burada mantıksız gibi görünmektedir. Yaşam süresi 600 yıl olan bir devletin 300 yılı kuruluş ve yükselme, 300 yılı gerileme. Durum Avrupa açısından bakıldığında, daha bir garip hal alıyor. 200 yılda Avrupa’da hakimiyet, 300 yılda Avrupa’dan çıkartılış. Bu belki de, Mehmet Genç Hoca’nın dediği gibi ‘Osmanlı’nın muhteşem gerilemesi’dir.
Osmanlı’da Değişim
Peki, Osmanlı’da 17. ve 18. yüzyıllarda neler değişmiştir? Konuya, gerileme tarihi ile beraber anlatılan yeniçerilerden başlamanın uygun olacağını düşünüyorum. Çünkü Osmanlı tarihine bakışlardaki en büyük yanlışlardan biri, yeniçeriler üzerine kurulan gerileme masalıdır. Devşirme sisteminin bozulmasından, yeniçerilerin artık sosyal hayata da girmesinden, savaşlardaki isteksizliklerinden yakınılır da durulur. Çünkü yeniçeriler, 17. ve 18. yüzyılın Abalısıdırlar. Bu kimseler, Osmanlı Devleti’nin en üstün çağında böylesine temel bir sistemi, ani bir kararla değiştirmesinin ardında yatanları görmezden gelirler. Ya da, yeniçerilerin ticari hayata geçerek sivilleştiklerini söylerken, ticari hayatın askerîleştiğinden, böylece halkı denetleme ve düzenlemenin kolaylaştığından bahsetmezler. Başta yapılan hata, 14. yüzyıldaki yeniçerilerle 18. yüzyıldaki yeniçerilerin bir tutulmasından kaynaklanmaktadır. 17. yüzyılda (silahlı dönemde) orduya artık bir yük olduğunun kanaatine varan Osmanlı idaresi, sayıları on binlerce olan yeniçerilere böyle bir görev vermişti.
Avrupa’nın bu yüzyıllardaki gelişmelerine objektif bir gözle bakacak olursak, zannedildiği gibi pek de büyük başarıların elde edilmediği ortaya çıkar. 17. yüzyılda dünyaya hegemonyasını dayatan Avrupa, kendi evinde, yani Avrupa’da hâlâ Osmanlı’dan dayak yemektedir. Bu yüzyıllarda kazandığı bütün toprakları sömürgesi haline getiren Avrupa, en basitinden Afrika’da bile sahilden ileri geçemiyor, kara ordularının gücüne karşılık veremiyordu. Osmanlı fetihlerinde ise, tüm dünyaya bir ahlak dersi olan Roma kültürünü görüyoruz. İçinde birçok farklı milleti barındıran Osmanlı, fethettiği yerleri vilayeti hâline getirerek, orada yaşayan kültürün devamını sağlıyordu. Bunun en bariz örneğini Yunanistan’da görebiliriz. Osmanlı yönetiminde 400 yıl kalmış olan Yunanistan da ne Yunanca unutulmuştu ne Yunanlı kimliği ne de Ortodoksluk.
Yine 18. yüzyılda Avrupa’da, savaş giderleri için halktan alınan vergiler, normal miktarlarının 50-100 kat kadar fazlasına yükselmiştir. Halbuki Osmanlı’da bu miktar 2-3 kata kadar inerken, üretim miktarının şaşırtıcı bir şekilde arttığı görülür. Burada yine bir değişim söz konusudur. 17. yüzyılın Avrasya çapında vurup geçen büyük bunalımı atlatma taktiklerinden birisi olarak Osmanlı idaresi, merkeziyetçilikten uzaklaşma yolunu seçmiştir.
19. yüzyıla gelindiğinde ise, sanki yepyeni bir Osmanlı ile karşılaşırız. Tam bir karmaşa yüzyılıdır diyebiliriz. Askeri başarısızlıklardan dolayı Batı’ya kin besleyen halk, Fransa’nın Cezayir’i işgali (1830) ile bir taassup illetine tutulmuştur. Batı’nın diretmelerine mükemmel bir biçimde dayanan Tanzimat aydınları ise, yine de çağda yapılması gereken değişiklikleri doğru bir biçimde yerine getirememişti. Örneğin, inkılapçı bir tutum yerine, reformculuğu seçen Tanzimat taraftarları, Osmanlı yönetim geleneğini alt üst etmişlerdir. Hicaz dışında bütün vilayetlerin imtiyazlarını kaldırarak, bu vilayetlerin anî değişime ayak uyduramamasından ötürü kendilerini çağın getirdiği akımlara bırakmalarına sebep olmuşlardır. Islahat ve Meşrutiyet zamanlarında da aranan panzehir bulunamamış, bu hengamenin içinde başta halk büyük zarar görmüştür. Batı’nın Reform sonrası geliştiğini gören aydınlar, kurtuluşu İslâm’ı silerek yepyeni bir Osmanlı modeli kurmakta görmüştür. II.Abdülhamid Han’ın politikalarını halka farklı lanse ederek bu kargaşayı alevlendiren aydınlar, Osmanlı nın sonunu getirmiştir. Nitekim burada Keçecizâde Fuat Paşa’nın tespiti çok yerindedir: Avrupalılar dışardan, biz içerden!
19. yüzyıl Osmanlı’sının kurumlarında büyük yıpranmalar görülür. Örneğin, asırlardır dünyayı yöneten divan-ı hümayun, bu yüzyılda yerini bakanlıklara bırakmıştır. Yönetimde ise, Enderun’da yetişen devşirmelerin yerini, Anadolu halkından çıkan gençler almıştı. Bu yüzyıldaki en büyük değişikliklerden birisi de, şüphesiz, devletin belkemiği olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıdır. Halkla bütünleşmiş bir ’sivil ordu’yu kaldırmak, Osmanlı’nın birçok alanda gerilemesine ve belki de çöküşüne sebep olmuştur. Çünkü Yeniçeri Ocağı kaldırıldığı zaman kaldırılan yalnızca asker ocağı değildi; en önemli asayiş örgütü sarsılmıştı. Asesbaşı, subaşı gibi şehirlerin emniyet amirleri de bu ocaktandı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla rahata kavuştuğunu zanneden Osmanlı yönetimi, yönünü, bazı ileriyi göremeyen aydınlar yüzünden tamamen Batı’ya çevirerek Osmanlı’yı giyotinin altına yatırdılar. Batı’nın giyim tarzı, eğitim şekli bir anda halka dayatıldı. Batı model alınarak oluşturulan Asakir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu da, herhangi bir etkinlik gösteremedi. Bu çok da şaşırtıcı bir sonuç değildir. Çünkü bu ordunun gerçekten modern bir ordu olduğunu söylemek güçtür. Ne de olsa eski yeniçeri subayları şimdi yeni kurulan ordunun komuta kademelerindeydiler.
Osmanlı’da İsyan
Devlet belki de en büyük karşıt görüşünü kaybetmiştir bu uğurda. Ve bu da biraz pahalıya mal olmuştur. Devletin biraz sivrildiği zamanlarda ayaklanan yeniçerilerin yokluğundan faydalanan Bâb-ı Âli (çünkü 19. yüzyılın ikinci yarısı, Bâb-ı Âli yönetimi olarak geçer), dilediğini istediği gibi yaparak gelenekten kopuk, İslam’la özdeşleşmeyen tam bir Batıcı politika izlemiştir.
Amerikalı Osmanlı tarihçisi Leslie Pierce’e göre; Osmanlı’da isyanlar, cezalardan çok uzlaşma ve anlaşma kültürünü üretiyordu. Nitekim Şevket Pamuk ve İlber Ortaylı’nın tespitlerine bakacak olursak; başka ülkelerde isyanlar ekonomik temelli iken, Osmanlı isyanlarının genelinde ırzın, namusun elden çıkması, zulmün aşikar hale gelmesi, adaletsizliğin yüzünü göstermesi gibi ahlaki sebeplerle patlak vermiştir. Örneğin; tarihçilerin üstüne sürekli gittiği Patrona Halil İsyanı, zannedildiği gibi bir hamam tellağının öncülük ettiği cahilce bir ayaklanma değil, Lale Devri’ndeki ferahlamanın getirdiği israf ve ahlaki çöküntünün sona erdirilmesi için ‘düzenlenmiş’ bir hareketti.
Osmanlı ve Matbaa
Matbaaya karşı olduğu söylenen Patrona Halil taraftarlarının aslında karşı olduğu matbaanın toplumdan neler götürdüğüdür. Nitekim İbrahim Müteferrika ‘ulemanın izniyle’ açtığı matbaayı, el yazma eserlerle mücadele edemediği için kendisi kapatmıştır. Yani burada Osmanlı ilim geleneği, Batı’nın tekniğini yenmiştir diyebiliriz. Zaten matbaanın geç gelişini, gerileme sebebi saymak da, çelişkiler ifade eden bir önermedir. Öyle ki; İspanya’nın, matbaayı icadından hemen sonra 1474′te alıp kurduğu halde, 18. yüzyılda çökmesi göz ardı edilmektedir. Yine aynı şekilde, matbaanın Rusya’da 16. yüzyıldan beri bulunması, Büyük Petro (Deli Petro) devrine kadar Rusya da bir şey ifade etmemiştir.
Osmanlı Tarihinde Dönemlendirme
‘Osmanlı tarihinde dönemlendirme’ deyince aklımıza gelen ilk şey, maalesef okul kitaplarında gördüğümüz ‘Kuruluş-Yükselme-Duraklama-Gerileme-Dağılış’ sistematiğidir. Genel olarak tarihi bir bütün olarak ele almak, en doğru yol olarak gözükmektedir. Ancak eğitimde bir nevi kolaylık getirmek için bir dönemlendirme uygulanabilir. Ama bu, Batı’nın bizim elimize verdiği makasla orası burası biçilmiş tarihi değil, Fernand Braudel’in ifadesiyle “tüm tarihi seferber ederek” yapılan dönemlendirme olmalıdır. Osmanlı gerilemesine bir masal olarak bakıyorsak, yukarıdaki düzenek yıkılmaktadır. Bu alanda ciddi çalışmaların olduğunu belirtmenin faydası var. Örneğin, içlerinde en tutarlısı olarak gördüğüm Kemal H. Karpat’ın dönemlendirmesi son derece yerindedir. Onun sistemine göre Osmanlı tarihi 4 dönemden oluşmaktadır: Uç Beyliği Dönemi (1299-1402), Merkezî Yarı-Feodal Dönem (1421-1596), Taşrada Özerklik ve Ayanlar (1603-1789), Modern Bürokrasi ve Aydınlar (1808-1918). Yine tutarlı olan tertiplerden birine sahip olan Amerikalı Osmanlı tarihçisi Linda Darling’e göre ise, Osmanlı tarihi 3 dönemde incelenir: Genişleme (1300-1550), Tahkim (1550-1718), Dönüşüm (1718-1923).
Son Söz
Osmanlı tarihine Batılıların gözümüze taktığı at gözlükleriyle bakmak, çağımızın en büyük problemi. Ancak, geçmişi inkâr ederek, tek taraflı düşünmeye zorlayan bu sistem, yavaş yavaş çatlamaktadır. Ne var ki, Osmanlı’yı gün yüzüne çıkaran yine Batılı ‘gerçek’ bilim adamlarıdır. Mustafa Armağan’ın dediği gibi, maalesef Osmanlı tarihi, Batı’dan doğmaktadır. Osmanlı’ya utanılacak bir gözle değil de, her evresine, kuruluşuna, yükselmesine, değişmesine gururla bakmayı öğrenmedikçe, Batılı aydınlar tarihimizi gözümüzün içine sokacaktır.
Kaynaklar
Mustafa Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, Ufuk Yayınları, İstanbul 2006
Mustafa Armağan, Osmanlı Geriledi Mi?(Derleme), Etkileşim Yayınları, İstanbul 2006
İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Alkım Yayınları, İstanbul 2005
Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300–1600), Çeviren: Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003
Said Halim Paşa, Buhranlarımız, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, İstanbul 2006
Filed under: Makale | 0 Comments
Üç Nokta, Bir Yusuf
Tam bırakıyorum gazeteyi, karşıma bir sandalye çekip oturuyor. Yine bir haller olmuş buna. Heyecanlı mı heyecanlı. Elleri de titriyor sanki. Bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Bir saniye. Kalkıp iki çay kapıyorum. Bir işaret atıyorum “hayrola” manasında, ben de heyecanına ortak oluyorum. Bunu bekliyormuş meğer başlıyor anlatmaya.
Seviyor.
Aydınlık. Her yer aydınlık. Ve sımsıcak. Koku desen, misk-i amber. Bir sesle irkiliyorum. Gömleğimi çıkarmamı istiyor. Diğerleri de geliyor ve sürüklemeye başlıyorlar. Bir kuyunun başına bırakıyorlar beni. Aynı ses içeri atlamamı söylüyor. Korkuyorum ama belli edemiyorum. Az uzakta küçük kardeşim. Gözleriyle bana biat ediyor. Aslında o, benden daha çok korkuyor. Ben atlıyorum, ağlamaya başlıyor.
Sevmiyor.
Her şey bir anda oldu abi, diyor. Bakmış bahçedeki dut ağacının altındaki bankta. Onu bekliyormuş, içine doğmuş. Bir görseniz, pek de heyecanlı anlatıyor. Gitmiş kızın yanına, tutuşturmuş çiçekleri eline. Birkaç da nağmeli söz… Bu devirde var mıymış böyle ilanı aşklar? Kalmış demek ki. Çiçekler nerden mi geldi? O hep çiçek taşırmış. Yanında. Bu an için. İnsan işte, bir yudum.
Seviyor.
Benim bir suçum mu varmış ki! Beni odaya kapan o! Üstüme atılan o! Pençesini arkama geçiren o! Rabbim, yardım et! Sen şahitsin olanlara. Sen şahitsin safiyete. Sen şahitsin mahcubiyete. Rabbim… Yardım et!
Sevmiyor.
Kim derdi ki bu oğlan bir kıza tutulacak. Ne ihtimaller vardı da, bu yere bakan yakmış bir yürek. Çaylarımız bitiyor, zaman geçiyor, heyecanı dinmiyor. O anlatıyor, ben dinliyorum. O anlatıyor, ben dinliyorum. O anlatıyor, ben… dinlemiyorum. Dün eski bir ahbabımla karşılaştım. Kızılay’da. O her yeri cicili bicili kuklalarla bezeli yerde. Yahu bu bizim … değil mi? Nasıl da değişmiş! Ben bununla aynı sırayı paylaşmadım mı? Bir insan bu kadar mı değişir? Yüzünden nur silinirken, bu kadar mı kahpeleşir?.. Anlat anlat, bitiremiyor kızı. O anlatıyor, ben dinlemiyorum. Bir de mesaj geliyor. Kafam iyice dağınık. Elimi saçıma götürüp söyle bir değdiriveriyorum gereksiz. Şu kızın muhabbeti de bitmiyor. Mesaja bakıyorum, iyice duyamaz oluyorum.
Sevmiyor.
Şu biat gözlerini ilk bakışta tanıyorum. İçime alev düşüyor. Diğerlerine kalkın diyorum, bırakın bana secde etmeyi, ancak ve ancak Yaradan’a edin. Kalkıyorlar, türlü safsatalar anlatıyorlar. Babamı soruyorum, elim gömleğime gidiyor.
Sevmiyor.
Karanlık. Her yer karanlık. Ve buz gibi. İçim yanıyor ama… Bir kez alev düştü ya! Saf ve mahcub. Bulutların arkasından parlayıveriyor ay. Hastalıklarım yok olup gidiyor. Ayaktayım. Bir uçurumun kenarındayım. Duy beni ey Hızır! Ben Yusuf’um! Bir yudum Yusuf!
Filed under: Hikâye | 1 Comment
Kayıp
Kadın ayağı
İzlerin topuklarından belli
Belli ki basmamış yere,
Acıtmamış sırtını kumların
Zarif ve silik
Rüzgara teslim olmadan
Buradan gidelim, izler buradan
Zarif ve silik.
Bedevi kaybetti sezgisini
Yol sensin, yolcu sensin, yoldaş sensin
Gör keskinliğini mızrağın
Tonguçların sesine kulak ver
Uydur adımlarını aruza
Bulması kolay bilmesi kolay.
İncelen bilekten sarkan halhal
Rakkase
Zafere seza ritmiyle
Çiziyor encamını derinden
Ele verecek
Vehminde kurtuluş.
Kerime Aslı
Filed under: İktibas | 0 Comments
Aşk Düştü, Ben Uyandım
Kalbimin içine girdi onlarca taş. İrili ufaklı, hepsi bir yer edindiler kendilerince. Aklıma gelmedi şehitler, ben de boyun eğdim taşlara. Bu şehir neden hep böyle? Neden hep sıkar insanı? Ve neden suyu işe yaramaz? Binlerce soru var, benimle… Sahile gidiyorum, dalga ancak yüreğime çarpıyor. İçeri girer mi? Yok. Bu şehri sevmedim, sevemedim.
Dört duvar arasında kalmadım. Şehir avucumun içine girdi. Bir esti o tarafa gittim, bir esti şu. Denedim, kurtulamadım. Bu ülke neden böyle? Neden hep arkasından iş çevrilir insanın? Ve neden puslu bir hava için birçok masuma kıyılır? Binlerce soru var… Bir tepedeyim. Dedim ya, şehir avucumun içinde. Yanına gitmek istedim, gidemedim.
Şimdi Rabbimle beraberim, konuşuyoruz. Ve şimdi de iki dua gönderiyorum filistin’e. Ya sahi, ne oldu orası? Bak! Yine düşünmeyim diyorum, dayanamıyorum. Bu İslâm milleti neden böyle? Neden hep düşerler birbirine? Ve neden duayı kendilerine eksik ederler? Binlerce soru… Bir selam aldım. Ve birkaç kelam. Kalbimdeki taşlardan su sızmaya başladı. Ne bir soru kaldı, ne bir sükûnet. Gidiyorum bu şehirden, gözümde kristaller. Bir muhabbet için durmak istedim, duramadım.
Rüyaydı bu şehir, rüyaydı sefaret. Taşların arasından bengisu sızdı, çiçekler yeşerdi, şehir cennete dönüştü. Cennete bir âdem düştü, bir de havva. Ve aşk düştü, ben uyandım.
İstanbul
Filed under: Hikâye | 1 Comment
Şehir Modern, Biz Firavun!
‘Burası dünya, ve biz artık çok sıkıldık.’
Eskisi gibi değil burası. Anlatılanlar gibi değil. Masallarda anlatılan gökyüzü yok. Yeşillikle donanmış bahçeler yok. Herkesin birbirini tanıdığı bir mekan yok. Ruh yok. Aşk yok. Dua yok. İslam yok. Bir tek şehir var. Dopdolu, ama bomboş bir şehir.
Ben yokum burada. Biz yokuz. Çünkü İslam yok. Geçmiş artık bize masal. Biz değiştik, şehir değişti. Kıyamete kadar ayakta kalacak(!) kazıklar çaktık ömrü kısacık(!) ağaçların yerlerine. Kazıkların boyları uzadı, gökyüzü de görünmez oldu. Hava kendini kirletti, sular kendini zehirledi. Ezanlar sustu, camiler yerin altına çekildi şehrin lanetinden.
‘Burası dünya, ve biz artık çok sıkıldık.’
Geçmişi unutmadık. Evet, biz ‘nisyan’dan geliyoruz ama şehir asla unutmadı. Hep bir şeyler fısıldadı bize. Ama biz gözlerimizi kapattık, masal zannettik onları. Evliya’nın Şam’ını, Tebriz’ini, Bağdad’ını, Bursa’sını, İstanbul’unu bir masal olarak dinledik. Gözlerimiz kapalı, elimizdekiyle oynadık. Şehirler, insan yüzünü göstermiyor artık.
Artık şehirlerimiz insanlarla insanların değil, kurumlarla insanların ilişkisine dayanıyor. Her yanımız tabelalarla dolu. Kocaman yollarımız var, sonu ibadethanelere ulaşmayan. Yerin altına girmiş onlarca katımız, bulutlara değmeye çalışan, adı üstünde, gökdelenlerimiz var. Her yapımız kalıcı artık. Bu dünyada olup, bu dünyadan olmayacaktık. İşte bunu unuttuk. Düzenden kaosa giden bu dünyada bir Firavun olduk.
‘Burası dünya, ve biz artık çok sıkıldık.’
Ey İslam şehri, bana kendini göster bir avuç tozda!
Filed under: Deneme | 0 Comments
Pan’ın Labirenti
Bir dünya var. Benden öte, benden ziyade…
Ben küçük bir kızım. Küçük bir kızım ama kocaman bir dünyam var. Sevdiklerim sevmediklerim, annem üvey babam, askerler silahlar, yağmurlar çamurlar, kuşlar, ağaçlar, böcekler. Bir de Pan var. Pan. Tek korkum, tek dostum.
Burası İspanya. Savaşın soğuklu sanki damarlarımızdan akıyor. Bir de annemin hastalığı… Ve bir de üvey babam… Her şey kraliçe olup olmamama bakıyor. Bir yanda gerçek dünyanın çekilmezlikleri, diğer yanda Pan’ın kraliçeliğime giden yoldaki zorlu sınavları. Pan. Tek korkum, tek umudum.
(2006, Meksika / İspanya / ABD, Guillermo del Toro)
Filed under: Yorum | 0 Comments
İslâm’ı Anlamak
René Guénon (Abdulvahid Yahya) ve Ananda Coomarasvamy ile beraber “Gelenek” ekolünün üç büyük yorumcusundan biri olan Schuon, bu kitabında İslâm’ı anlamanın dört temel üzerine kurulmadıkça gerçekleşemeyeceğini savunuyor. Bu dört temeli, kitabının da dört bölümü haline getirerek açıklıyor: İslâm, Kurân ve Sünnet, Hz. Peygamber ve Tasavvuf. Felsefî yorumlarıyla güçlendirdiği tasavvuf görüşleri, Schuon’un bu kitabının en çarpıcı noktaları. Ve bu noktalarla da modern dünyaya mükemmel bir cevap vermek. Geleneği yeniden inşa etmek.
Yazara göre İslâm’ın iki özü var: biri zikir, diğeri dua. ‘İnsanın Tanrı’yı zikretmesi aynı zamanda kendisini unutmasıdır. Tersinden söyleyecek olursak, ego, Tanrı’nın unutulmasının bir tür kristalleşmesi, netleşmesidir.’ ‘Varoluşumuzun gerçeği de bir duadır ve bizi duaya zorlar. Bu yüzden şöyle diyebiliriz: Varım o halde dua ediyorum.’
(Frithjof Schuon, İklim)
Filed under: Yorum | 0 Comments
Görünmez Kentler
Görünmez Kentler, hayatı ikilemlerle dolu bir seyyahın hikâyesi: Gitmekle gitmemek. Görmekle görmemek. Batı ile Doğu. Köhnelik ve ihtişam… Marco Polo, bu ikilemler arasında yine de seyahatine devam eder ve her gittiği kenti Kubilay Han’a anlatır. Venedikli seyyah, her bir kenti anlattıkça, Kubilay Han da ikilemler arasında sürüklenmeye başlar: Sahip olmak ya da olmamak. Görmekle görmemek. Batı ile Doğu. Köhnelik ve ihtişam… Ve bir gün Kubilay, ‘Belki de imparatorluk, zihnin hayallere yarattığı bir burçlar kuşağı sadece’ diye düşünür ve sorar Marco’ya: ‘Tüm amblemleri tanıdığım gün, imparatorluğuma sahip olabilecek miyim nihayet?’. Venedikli cevap verir: ‘Hiç heveslenme Hünkârım, o gün sen kendin amblemler arasında amblem olacaksın.’
Calvino, bu eşsiz kitabında Batı’nın modern kentinin köhneliği arasından Doğu’nun o ihtişamlı kentlerine perde aralıyor ve yine ikilemli bir sonla okuyucuyu, sınırlarının dışına çıkarabilmek için bir yola koyulma olanağı sunuyor.
(Italo Calvino, YKY)
Filed under: Yorum | 0 Comments
Müslümanıyla, hıristiyanıyla, yahudisiyle herkesin refah içinde yaşadığı bir şehirde geçmişi alevlendirerek başlıyor her şey. Kudüs kralı IV. Baldwin’in Kudüs’te kurduğu bu saadetin ömrü uzun sürmemiştir. Komutan Guy de Lesignan’ın msülümanlara yaptığı bir saldırı, Selahaddin Eyyûbi’nin dikkatinden kaçmamıştır. İşte fırsat budur, yıllardır beklenen hata ve verilen son fırsatın da ölen kralın yerine geçen Guy de Lesignan tarafından çöpe atılması Selahaddin için yeterlidir. Kudüs alınacak ve sağlanan saadet tekrar ama bu sefer Müslümanlar tarafından sağlanacaktır.
Genel hatları bunlardır filmin. Konunun işlenişi, tarafsızlığı ve görüntü efektleri açısından tam bir şaheser kıvamında olan nadir Hollywood filmlerindendir. Ancak bu filmin başarılarına koskoca bir artı daha koyan bir şey yatmaktadır filmin arkasında. Sizi sürekli filmin içine çağıran bir şey. Sizi, sanki Kerak Savaşı’nda kılıç sallayanlardan birisi kılıveren. Kudüs’ün kapısından ‘Allah Allah’ nidalarıyla girdiriveren. Bu; Harry Grekson-Williams’ın bize armağanı olan film müzikleri.
Hikâyede herhangi bir taraflı tutuma yer vermeyen film, müzik kısmında da gayet cömert davranıyor ve Batı-Arap-Kürd müzikleriyle harmanlanmış bir albüm seriyor önümüze.
Williams, albümü hazırlarken Türkiye’den çok büyük destekler alıyor aslında. Kürtçe yorumlar için ‘Kardeş Türküler’i seçerken, kullanılan doğu aletlerini de Türk ustalarının ellerine bırakıyor. Mercan Dede, Göksel Baktagir ve Yurdagül Tokcan bunlardan birkaçı. Sadece bir soundtrack olarak dinlenemeyecek kadar kendine has olan albüm, dünyaca ünlü bir ses olan Natacha Atlas’ın o mükemmel Arapça yorumuyla noktalanıyor.
Filed under: Yorum | 0 Comments